Hukukun Ertelendiği Yerde Çürüme Başlar.
Tarih boyunca iktidarlar, kimi zaman “devletin çıkarları”, kimi zaman “ekonomik istikrar”, kimi zaman da “toplumsal düzen” gerekçesiyle adaleti ikinci plana itmeye çalışmıştır. Oysa gerçek şudur, Adalet ile devletin çıkarı birbirinin alternatifi değildir. Tam tersine, adaletin olmadığı yerde devletin uzun vadeli çıkarı da korunamaz.
Çünkü hukuk yalnızca bireyi değil, devleti de ayakta tutan temel sütundur.
Bir devletin gerçek gücü, ordusunun büyüklüğüyle, ekonomik verileriyle ya da inşa ettiği dev projelerle değil, yurttaşlarının adalete duyduğu güvenle ölçülür.
Bugün Türkiye’de de toplumun geniş kesimlerinde adalete olan güven oldukça sarsılmış durumdadır. AKP’nin, 24 yıllık hükümeti, adım adım adaletten, hukuktan uzaklaşmıştır.
Devlet adına görev yapanlar suç işlerse vatandaşın hukukunu kim koruyacak?
Yargıçlar siyasi baskıyla karar vermeye zorlanırsa adalet nasıl sağlanacak?
Hukuki süreçlerin siyasi gelişmelere göre şekillenmesi, kararların ertelenmesi ya da hızlandırılması ülkeye nasıl zararlar verir?
Son yıllarda yaşanan birçok olay bu tartışmaları daha da derinleştirmiştir.
Yıllar içinde işlenen faili meçhul cinayetler, Gülistan Doku ve benzeri cinayetlerdeki belirsizlik, CHP’nin karşı karşıya kaldığı davalar, Selahattin Demirtaş’ın 10 yıldır tutsaklığı, Osman Kavala’nın tutsaklığı, yargı kararlarının uygulanmaması, belediye başkanlarının tutuklu yargılanmaları, Doğaya karşı işlenen suçlar, işten atılan işçiler, sebepsiz yere sürülen memurlar, hak arayan işçilere yönelik sert müdahaleler ve muhalif kesimlere yönelik baskılar, vb. iktidarın hukuka yaklaşımının toplumda ciddi soru işaretleri oluşturmasına ve çok haklı sorgulamasına neden olmaktadır. Yıllarca bitmek bilmez davalar, haksız yere tutukluluklar, yurttaşın adalete olan güvenini temelden sarsmıştır.
Çünkü yurttaş, hukukun herkese eşit uygulanmadığına inanmaya başladığında devlet yalnızca siyasi değil, ahlaki meşruiyetini de kaybetmeye başlar.
Adalet Ertelendiğinde Devlet Güçlenmez
“Şimdi adalet zamanı değil.”
“Ekonomi zarar görür.”
“Ülke güvenliği tehlikede.”
“Devletin bekası söz konusu.”
“Şimdi savaş var”
Özellikle 2017 yılı, tek adam rejiminden bu yana, Erdoğan ve iktidarı CHP ve toplumsal muhalefet üzerindeki baskıları hukuku araçsallaştırarak arttırdığını görüyoruz. Seçim hileleri, seçimlerdeki algı yönetimi, yalan haberlerle toplumu manipüle ederek ömrünü uzatmayı hedeflemiştir.
“Belediyeleri silkelemek” ile devam eden ve Ekrem İmamoğlu, Tunç Soyer, Zeydan Karalar gibi, belediye başkanlarını tutuklu yargılamalarla, bazılarına baskı uygulayarak yaptığı zorunlu transferlerle iktidarını korumanın hamlelerini uygulamaktadır.
Oysa tarih bize açıkça göstermektedir ki, hukuk askıya alınarak korunan hiçbir düzen kalıcı olmamıştır. Kısa vadeli çıkar uğruna ertelenen adalet, uzun vadede daha büyük ekonomik, siyasi ve toplumsal krizlere yol açmıştır. Adalet arayışı, insanlığın, toplumların temel insanlık arayışıdır. İnsanlığın vazgeçilmez, ertelenemez mücadelesidir.
Çünkü adaletin olmadığı yerde korku büyür. Korkunun büyüdüğü yerde ise özgürlük, üretim ve toplumsal barış zayıflar. Devletin geleceği tehlikeye girer.
Tarihe mal olmuş hukuki davalar, uygulanan baskı rejimleri ve bilge insanların adalete katkıları bakımından bazılarını paylaşacak olursak aşağıdaki bazı noktaların açıklayıcı olacağını düşünüyorum.
Dreyfus Olayı,
Fransa’da yaşanan Dreyfus Olayı, adaletin “devlet çıkarı” adına nasıl feda edilebildiğinin en çarpıcı örneklerinden biridir.
Yahudi kökenli Fransız subay Alfred Dreyfus, işlemediği bir suç nedeniyle vatana ihanetle suçlandı. Gerçek suçlular bilinmesine rağmen devletin ve ordunun itibarının zarar görmemesi için masum bir insan yıllarca cezalandırıldı.
Dönemin yöneticileri gerçeğin ortaya çıkmasının Fransa’yı sarsacağını düşünüyordu. Ancak tam tersi oldu. Adalet gizlendikçe toplum kutuplaştı, devlete güven sarsıldı ve ülke büyük bir vicdani kriz yaşadı.
Sonunda gerçek ortaya çıktı fakat geciken adalet, Fransa’nın hafızasında derin yaralar bıraktı.
Bu olay bize önemli bir gerçeği hatırlatır
Devleti korumanın yolu gerçeği bastırmak değil, hukuku korumaktır.
Watergate Skandalı,
Hukukun üstünlüğü, devleti küçültmez;
Watergate Skandalı ise güçlü devletin ne olduğunu gösteren farklı bir örnektir.
ABD Başkanı Richard Nixon döneminde hukuksuz dinlemeler ve siyasi operasyonlar ortaya çıktığında birçok kişi “devlet zarar görmesin” diyerek olayın kapatılmasını istedi. Ancak bağımsız yargı, özgür medya ve demokratik kurumlar geri adım atmadı.
Sonuçta bir başkan istifa etmek zorunda kaldı.
Kısa vadede bu durum Amerika için büyük bir kriz gibi görünse de uzun vadede dünyaya şu mesaj verildi.
“Hiç kimse hukukun üstünde değildir.”
İşte gerçek devlet gücü budur. Güçlü devlet, yanlışlarını gizleyen değil, yanlış yapanları hukuk önüne çıkarabilen devlettir.
Nürnberg Mahkemeleri,
Adalet olmadan barış kurulamaz.
Nürnberg Mahkemeleri insanlık tarihinin en önemli hukuk dönüm noktalarından biridir.
II. Dünya Savaşı’nın ardından dünya büyük bir yıkım yaşamıştı. Milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, şehirler harabeye dönmüş, ekonomiler çökmüştü.
O dönemde “geçmişi kapatalım, ekonomiyi toparlayalım” denebilirdi. Ancak insanlık başka bir yol seçti. Çünkü adalet olmadan gerçek bir barışın kurulamayacağı görüldü.
Savaş suçluları yargılandı ve tüm dünyaya şu ilke ilan edildi:
“Devlet emri aldım” demek, insanlığa karşı suçları meşrulaştıramaz.
Bu yalnızca suçluların cezalandırılması değildi, hukukun insanlık vicdanı adına ayağa kalkmasıydı.
Adaletsizlik ekonomiyi çökertir.
Birçok otoriter yönetim, hukuksuzluğu “istikrar” söylemiyle savunmuştur. Ancak tarih gösteriyor ki adaletsizlik büyüdükçe ekonomi de kırılgan hale gelir.
Çünkü yatırımcı güven ister.
Vatandaş güven ister.
Toplum geleceğe güvenmek ister.
Hukukun olmadığı yerde insanlar yarın mallarının, özgürlüklerinin ya da temel haklarının korunacağından emin olamaz. Bu güvensizlik zamanla üretimi azaltır, yatırımları durdurur ve toplumsal huzuru zedeler.
Güney Afrika’daki, Apartheid rejimi bunun önemli örneklerinden biridir. Yıllarca ekonomik düzenin sürmesi adına büyük bir adaletsizlik sistemi korundu. Irkçı ve ayrımcı bir düzen, devlet politikası haline getirildi.
Ancak sonunda ülke ağır toplumsal çatışmaların içine sürüklendi.
Gerçek barış ancak hakikatle yüzleşme ve adalet arayışıyla mümkün olabildi. Nelson Mandela’nın 27 yıllık tutsaklığı, yalnızca bir insanın değil, adalet arayan bir toplumun sembolüne dönüştü.
Adalet devletin temelidir.
Aristoteles yüzyıllar önce “Adalet devletin temelidir” derken aslında insanlığın değişmeyen gerçeğini anlatıyordu. Çünkü adalet bir süs değil, devletin meşruiyet kaynağıdır.
Montesquieu ise gücün sınırlandırılmadığı yerde özgürlüğün yok olacağını savundu. Bu nedenle hukukun üstünlüğü yalnız bireyi değil, devleti de koruyan en önemli ilkedir.
Bir toplum ekonomik kriz yaşayabilir, zor dönemlerden geçebilir. Ancak insanlar mahkemelere, hukuka ve adalet duygusuna güveniyorsa o toplum yeniden ayağa kalkabilir.
Fakat adalet çökerse yalnız ekonomi değil, ortak yaşam iradesi de çökmeye başlar.
Çünkü insanlar eninde sonunda şu soruyu sorar
“Eğer hukuk beni korumayacaksa, devlet kimin için var?”
İşte bu nedenle gerçek devlet çıkarı, adaleti ertelemek değil, her koşulda hukuku ayakta tutabilmektir.
Çünkü adaletin olmadığı yerde yalnız bireyler değil, devletler de zamanla çürümeye başlar.
Siyasi davalarla yıllarca insanların tutsak edilmeleri insanlık suçudur.
Adalet er yada geç tecelli eder, bugünün muktedirleri, yarının suçluları olabilir.
Benden söylemesi

YORUMLAR