Üç polisimizi IŞİD’in saldırısında yitirdik.
Sekiz polis yaralı.
Bir de bekçi…
Yalova’daki kanlı çatışmanın bilançosu bu.
Şimdi “teröre lanet” cümleleri kurulacak.
Paylaşımlar yapılacak.
Sert açıklamalar gelecek.
Ama mesele tam da burada başlıyor:
Lanetle geçiştirilen her dosya, bir sonraki saldırının zeminidir.
Takvim yapraklarını çevirelim.
10 Ekim 2015.
Ankara Garı önü.
Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi.
IŞİD’in canlı bomba saldırısında 103 insan hayatını kaybetti,
500’den fazla insan yaralandı.
Türkiye tarihinin en büyük katliamlarından biri.
Bu dosya, Türkiye hukuk tarihinde bir ilkti.
İlk kez bir sanık hakkında “insanlığa karşı suç”tan iddianame düzenlendi.
Ama ne oldu?
O sanık bu suçtan beraat etti.
10 Ekim Ankara Katliamı Davası Avukat Komisyonu kararı istinafa taşıdı.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22’nci Ceza Dairesi ne yaptı?
Tek cümleyle reddetti.
Evet, yanlış okumadınız.
103 insanın öldüğü bir katliamda,
“insanlığa karşı suç” tartışması
tek cümleyle kapatıldı.
Üstelik gerekçe daha da vahim:
Katliama tanıklık edenlerin,
yaralananların, hayatını kaybedenlerin yakınlarının
“doğrudan zarar görmediği” söylendi.
Avukat İlke Işık’ın sorusu bu yüzden tarihe not düşülmelidir:
“İnsanlığa karşı suçun mağduru kimdir? Yakınlarını kaybedenler mi değil, yaralananlar mı değil,
bu katliamın ortasında kalan yüzlerce insan mı değil?”
Eğer 10 Ekim Ankara Katliamı “insanlığa karşı suç” kabul edilseydi, zamanaşımı olmayacaktı.
Ama kabul edilmedi.
Şimdi dosya, firari sanıklar açısından
sessizce zamanaşımına doğru sürükleniyor.
Bu bir hukuk tercihi değil, bilinçli bir kapatma iradesidir.
İlke Işık’ın işaret ettiği bir başka gerçek daha var:
IŞİD bu ülkede yıllarca izlendi.
Yakalanmadı. Yakalananlar tahliye edildi. Sınırlar yol geçen hanına çevrildi. Ve bütün bunlar olurken,
tek bir kamu görevlisi hakkında bile işlem yapılmadı.
Dosya büyürse, sorumluluk zinciri uzar diye korkuldu.
O yüzden dosya küçültülmek istendi.
O yüzden “bir grup IŞİD’liye ceza verelim, kapatalım” denildi.
Hatırlayın…
Bir dönem bu örgüt için “öfkeli çocuklar” denilmişti.
Aradan on yıldan fazla zaman geçti.
Bugün hala aynı tolerans sürüyor.
Yalova’da üç polisimiz, üç vatan evladı toprağa veriliyor.
Dün Ankara’da 103 insan toprağa verilmişti.
Aradaki fark ne?
Hiçbir şey.
Çünkü cezasızlık devam ediyor.
Çünkü “bir cümlelik kararlar” adaletin yerini alıyor.
IŞİD sürekli katliam örgütlüyor.
Bugün Süveyda’da Süryaniler ve Dürziler katlediliyor.
Dün Ankara’da barış isteyenler öldürülmüştü.
Ve Türkiye’de hala bir yargı,
IŞİD’e “insanlığa karşı suç işleyen örgüt” demekten imtina ediyor.
Bu yüzden şunu açıkça söyleyelim:
Bugün Yalova’da yaşanan,
dün Ankara’da yaşananın
devamıdır.
Adalet bir cümleye sığdırıldıkça,
terör kendine alan bulmaya devam edecektir.
###№
PROF. DR. YILMAZ BÜYÜKERŞEN
Bazı insanlar vardır; bir kente başkanlık etmez, onu yaratır.
Bazı kentler vardır; bir insanla anılır.
Yılmaz Büyükerşen işte böyle bir isimdi.
O bizim öğretmenimizdi.
Sadece dersliklerde değil; sokakta, meydanda, müzede, tiyatro salonunda, parkta, tramvay durağında…
Binlerce öğrenci yetiştirdi.
Yetinmedi.
Bir kuşakla sınırlı kalmadı; bir kenti yetiştirdi.
Betondan ibaret olmayan bir şehir hayal etti.
Kültürle, sanatla, bilimle nefes alan bir kent kurdu.
Bozkırın ortasında “olmaz” denileni oldurdu.
Çocukluğumuzun çamurlu sokaklarından, turizm kenti Eskişehir’i.
Eskişehir bugün;
gençlerin kaçmak istemediği,
kadınların daha özgür yürüdüğü,
sanatın süs değil ihtiyaç olduğu bir kentse, bunun arkasında akademisyen aklı, öğretmen sabrı ve aydın cesareti vardır.
Mihalıççık’ta, Yunus Emre’nin toprağında, Yunus Emre adına verilen bir onur ödülünü alırken söyledi son sözünü.
Sessizdi.
Vakurdu.
Tam da ona yakışır biçimde…
“Şu andan itibaren siyaseten kendimi emekli ediyorum.”
Bu cümle bir veda değil sadece;
bir dönemin kapanışıydı.
Siyaseti bıraktığını duyurdu.
Oysa siyaseti bırakması gereken onca işe yaramaz varken…
Gitmesi gerekenlerin değil, kalması gerekenlerin adını taşıyordu.
O, siyaseti hiçbir zaman bir rant alanı olarak görmedi.
Siyaseti; eğitimin, sanatın, insan onurunun hizmetine verdi.
Yunus Emre’yi bir slogan değil, bir yaşam felsefesi olarak okudu. Mustafa Kemal Atatürk sevgisini nutuklarda değil, kent planlarında gösterdi.
Elbette tartışmalar oldu.
Elbette suçlamalar, iddialar, yargı süreçleri gündeme geldi.
Ama zaman, kimin ne için yaşadığını mutlaka kayda geçirir.
O, adını asfalt metreleriyle değil;
çocukların gülüşüyle,
öğrencilerin umuduyla,
kentte hissedilen estetikle yazdırdı.
Yaşadığı sürece saygıyla anılacak.
Çünkü saygıyı makamdan değil, emekten üretti.
Çünkü arkasında bitmeyen vaatler değil, ayakta duran bir şehir bıraktı.
Sonrası mı?
Sonrası tarihin işi.
Adı;
bir dönemlik siyasetçi olarak değil,
“Bir kent yaratan insan” olarak anılacak.
Ve biliyoruz ki;
takvimler eskise de,
kuşaklar değişse de,
o isim yüzyıllar boyunca yaşayacak.

YORUMLAR