Bugün sizlere sessiz ama içten içe yakan bir hikayeden, benim “tutkulu çaresizlik” dediğim bir yaşamdan söz etmek istiyorum.
Tam 33 yıl önce tanımıştım Gülizar ablamızı. Narlıdere’de, mütevazı bir evde yaşıyordu. Göçün, yoksulluğun, emeğin ne demek olduğunu iliklerine kadar bilen bir kuşağın temsilcisiydi.
Eşi Veli abiyle birlikte alın teriyle geçen bir ömrün ardından işçi emeklisi olmuşlardı. Babasının 1940’lı yıllarda İzmir’e uzanan yolculuğu, onun da kaderini belirlemişti.
Çalışabilecek yaşa gelir gelmez Tekel’de işe başlamış, hayatını emeğiyle kurmuştu.
Ama Gülizar ablayı asıl anlatan, yalnızca bu yaşam mücadelesi değildi. Onu asıl anlatan, yüreğinde taşıdığı inançtı.
Tutkuluydu. Hem de öyle böyle değil… Köyüyle, geçmişiyle, emeğiyle yoğrulmuş bir Cumhuriyet Halk Partisi sevdalısıydı.
İlk tanıştığımızda bana yıllar öncesine ait CHP Ocak üyelik kimliğini göstermişti. Gözlerindeki gururu hala unutamıyorum. Gürçeşme’de başlayan o yolculuk, delegeliklerle, ilçe başkanlığıyla devam etmişti.
Hayatının önemli bir kısmını, inandığı değerler için harcamıştı.
Sonra şehir değişti. Mahalleler değişti. İnsanların hayatları gibi, anıları da yerinden edildi.
Narlıdere’deki o küçük mütevazı ev betonun ve rantın karşısında direnemedi. Yerine yükselen binalar, sadece bir evi değil, bir yaşamı da yuttu. Müteahhitten alınan ev merkezden uzak bir yerde olunca oraya taşınmak istemedi.
Sonraki çabalar yeni bir ev, yeni bir hayat kurmaya yetmedi. Yılların emeği, bir parkın altına gömüldü.
Geçen yıl Balçova’da kızının evinde ziyaret etmiştim. Hastaydı. Artık eskisi gibi koşturamıyor, partiye gidemiyordu. Bu onu derinden üzüyordu. Yine de vazgeçmemişti…
Telefon eder, memleketi, partiyi sorar, her gelişmeyi merak ederdi. Umudu hiç bırakmamıştı.
Arife günü oğlu Erdoğan aradı. Sesi hala kulağımda “Annem seni çok severdi, bilgi vereyim istedim” dedi. İki kez beyin kanaması geçirmişti. Dokuz Eylül Tıp Fakültesi’nde yoğun bakıma alınmıştı.
Bugün ziyaret ettim.

Sessizdi. Uyutulmuştu. Hayatla ince bir çizgide mücadele ediyordu. Tıpkı bu ülkede adı bilinmeyen, sesi duyulmayan on binlerce partili gibi…
Sessiz, sıfatsız ama inancını kaybetmeyen…
Başucunda kızı Beyhan, oğlu Erdoğan… Bir evlat çaresizliğiyle bekliyorlardı.
Ve öğrendiğim bir şey içimde büyüyen bir sızıya dönüştü.
Gülizar ablamız için Gürçeşme’deki belediyeye ait yaşlılar yurduna başvurmuşlar. Araya insanlar koymuşlar. Ama sonuç alamamışlar.
Düşünün…
70 yıllık bir partili.
Ömrünü o partiye adamış bir kadın.
Her seçim sonucunda çocuklar gibi sevinen, her kayıpta yüreği sıkışan bir insan…
70 yıl önce Gürçeşme’de
CHP Ocak üyeliği olan Gülizar ablamız, Gürçeşme’de bulunan CHP’li belediyenin tesisinde kendisine bir yatak bulamıyordu.
İşte isyanım tam da burada başlıyor.
Biz neyi eksik yapıyoruz?
Neyi görmezden geliyoruz?
Kimi unutuyoruz?
Siyaset, yalnızca kürsülerde yapılan konuşmalar mıdır?
Yoksa Gülizar ablanın hayatında vücut bulan o sadakat, o emek, o inanç mıdır?
Eğer bir partinin gerçek sahipleri, böylesi insanlar ise…
Onlar en zor anlarında yalnız kalıyorsa…
Orada bir eksiklik değil, ciddi bir vicdan boşluğu vardır.
Eve dönerken içimde büyüyen şey sadece üzüntü değildi. Bu, aynı zamanda bir sorgulamaydı.
Gülizar abla şimdi yoğun bakımda. Belki beni duymuyor. Ama biliyorum… Eğer konuşabilseydi yine partiyi sorardı. Yine “Ne oluyor?” derdi. Yine umut ederdi.
Ve ben…
Ona anlatacak güzel şeyler bulamamanın,
Ona sahip çıkamamanın,
Onun emeğine karşılık verememenin çaresizliğini yaşıyorum.
Bu sadece Gülizar KARAÇ ablanın hikayesi değil.
Bu, sessizce kenarda kalan, adı anılmayan binlerce insanın hikayesi..
Ve biz, eğer gerçekten değişimden söz ediyorsak…
Önce onları hatırlamak zorundayız.
“Tutkulu Çaresizlik” buna denir.

YORUMLAR