“LATMOS’UN DİNMEYEN YARASI”
Antik çağda ona Latmos dediler.
Binlerce yıl insanı, ağacı, taşı, kuşu ve efsaneyi sırtında taşıdı.
Bugün Beşparmak Dağları dediğimiz bu kadim coğrafyanın Milas tarafında küçük bir köy var; İkiztaş.
Köyün yıllar arayla çekilmiş iki fotoğrafını yan yana koyun.
Başka hiçbir şey söylemeseniz de olur.
İlkinde köy, dağın eteğine usulca sokulmuş.
Kırmızı kiremitli evlerin arkasında yükselen dağ yeşil. Orman köyün hemen arkasından başlıyor, tepelere kadar uzanıyor. Minare ağaçların arasından gökyüzüne yükseliyor.
İnsanla doğa aynı fotoğrafın içinde birbirine karışıyor.
Sonra ikinci fotoğrafa bakıyorsunuz.
Minare yine orada.
Evler yine orada.
Gökyüzü yine mavi.
Ama dağ aynı dağ değil.
Yeşilin ortasında devasa beyaz bir yara açılmış. Yamaç basamak basamak kesilmiş, kazılmış, parçalanmış.
Sanki birisi dağın derisini yüzmüş.
İşte İkiztaş’ın hikayesi bu iki fotoğrafın arasında duruyor.

İkiztaş ve çevresinin yeraltı, özellikle seramik ve cam sanayisinin önemli hammaddelerinden sodyum feldspat, yani albit bakımından oldukça zengin.
Resmî verilere göre İkiztaş, Çukurköy ve Ketendere çevresinde önemli feldspat yatakları bulunuyor. İkiztaş sahası için yaklaşık 28 milyon tonluk muhtemel albit rezervinden söz ediliyor.
Yani dağın altında ekonomik değeri yüksek bir hammadde var.
Fakat dağın üstünde de başka bir servet var.
Orman.
Toprak.
Su.
Yaban hayatı.
Köyler.
Ve binlerce yıllık Latmos coğrafyası.
Sorun tam da burada başlıyor.
Çünkü yerin altındaki servetin hesabını tonla yapabiliyoruz.
Peki yerin üstündekinin hesabını neyle yapacağız?
İkiztaş’taki madencilik yeni değil.
Ulaşılabilen belgeler, bölgede sodyum feldspat madenciliğinin en az 2000’li yılların başına uzandığını gösteriyor. 2003 yılında İkiztaş’ta bir Na-Feldspat ocağı için ÇED raporu hazırlanmış.
Yani ikinci fotoğraftaki görüntü bir sabah uyandığımızda ortaya çıkmadı.
Dağ yıllar içinde değişti.
Biraz bugün.
Biraz yarın.
Biraz daha ertesi yıl…
Doğanın büyük kayıpları çoğu zaman böyle gerçekleşiyor zaten.
Bir ağacın kesildiğini görüyorsunuz.
Sonra yüz ağaç gidiyor.
Bir yol açılıyor.
Bir ocak büyüyor.
Dağın rengi değişiyor.
İnsan gözü her gün gördüğü değişime alışıyor.
Ta ki eski bir fotoğraf çıkıp önünüze konulana kadar.
O zaman anlıyorsunuz.
Dağ gitmiş.
Latmos sıradan bir dağ silsilesi değil.
Bu coğrafyanın kayaları binlerce yıllık insanlık tarihinin tanıkları. Antik yerleşimleri, kaya resimleri, kendine özgü jeolojik oluşumları, zeytinlikleri, ormanları ve köy kültürüyle Latmos büyük bir doğal ve kültürel peyzaj.
Belki bu nedenle İkiztaş’taki görüntü sadece bir çevre meselesi olarak görülmemeli.
Çünkü burada kaybolan şey sadece birkaç hektar yeşillik değil.
Bir coğrafyanın karakteri değişiyor.
Bir dağı yalnızca yüksekliği ve üzerindeki ağaç sayısı dağ yapmaz.
Dağ; eteğindeki köyle, yamacındaki zeytinle, üzerinde uçan kuşla, kayasının arasından çıkan otla, suyuyla, insanının çocukluk hatırasıyla dağdır.
Bir dağı parçalamaya başladığınızda bütün bunların arasındaki bağı da parçalarsınız.
Madenciliğin bir ekonomik ömrü vardır.
Rezerv hesaplanır.
Ocak açılır.
Taş çıkarılır.
Kamyonlara yüklenir.
Fabrikaya gönderilir.
İşlenir.
Satılır.
Ve bir gün rezerv tükenir.
Son kamyon da gider.
Ama köy kalır.
İnsan kalır.
Ve geride bırakılan coğrafya kalır.
İşte bu yüzden İkiztaş’ın eski ve yeni fotoğraflarına bakarken mesele yalnızca geçmişe duyulan bir özlem değil.
Asıl mesele gelecek.
Çünkü yerin altındaki 28 milyon tonun ekonomik değerini hesaplayabiliriz.
Ama Latmos’un bir dağının değerini hangi para birimiyle ölçeceğiz?
Ve bir gün o dağdan alınabilecek son taş da alınıp son kamyon İkiztaş’tan ayrıldığında, geriye dönüp aynı yere bakacağız.
Minare belki yine orada olacak.
Evler belki yine orada olacak.
Gökyüzü yine mavi olacak.
Peki ya dağ?
O da hala orada olacak mı?

YORUMLAR