Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Sedat Kaya
Sedat Kaya

UNUTULAN İNSANLIĞIN GÜNÜ

Takvimler 10 Aralık’ı gösterdiğinde dünya bir anlığına durur. Çünkü bu tarih, insanlığın en büyük karanlığının ardından kendi kendine verdiği bir sözü simgeler, “Bir daha asla.”
II. Dünya Savaşı’nın küllerinin hâlâ sıcak olduğu 1948 yılında Paris’te kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, insanlığın küllerinden yeni bir vicdan inşa etme çabasıydı.
Bildirgenin ilk cümlesi hâlâ hepimizin en büyük hayali:
“Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar.”

Aradan 76 yıl geçti.
Bugün insanlık, verdiği bu sözün neresinde?
Acının coğrafyası değişti, kendisi değişmedi.
Afrika’da yoksulluğun ve sömürünün yeni maskeleri dolaşıyor.
Kongo’nun madenlerinde küçük eller modern dünyanın pillerini çıkarıyor.
Adı artık kolonicilik değil, ama sonuç aynı. Çocuklar çağın görünmez köleleri.

Yanıbaşımızda savaş eksilmedi, sadece perdesi değişti.
Irak’ta, Yemen’de, Suriye’de hayatın sesini bombalar bastırıyor.
Haritalar sabit duruyor ama hayatlar parçalanıyor.
Ve Gazze…
21. yüzyılın ortasında bir şehir her gün biraz daha kararıyor.
Yaşam hakkı, güvenlik hakkı, işkence yasağı…
Bildirgenin daha ilk maddeleri bile her gün yerle bir ediliyor.
Dünya büyük güçlerin çıkar hesapları arasında sessiz.

Savaşlar değişti, silahlar değişti.
Teknoloji gelişti, izleyiciler çoğaldı.
Ama insanın insana ettiği zulüm hâlâ bildirgenin satırlarına meydan okuyor.

Ya Türkiye?
Bu toprakların da kendi sessiz acıları, kendi karanlık sayfaları var.
Gazeteciler, aktivistler, siyasetçiler fikir beyan ettikleri için mahkeme salonlarında.
Gezi davası hükümlüsü Can Atalay, Anayasa Mahkemesi’nin iki kez verdiği “hak ihlali vardır, tahliye edilmelidir” kararına rağmen hâlâ cezaevinde.
Osman Kavala, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin defalarca verdiği “derhal serbest bırakılmalı” kararlarına rağmen 7 yılı aşkın süredir hapiste.
Selahattin Demirtaş, AİHM’in açık kararlarına karşın içeride.
Selçuk Kozağaçlı, savunma hakkının simge isimlerinden biri olarak cezaevinde.
Daha niceleri.
Toplantı ve gösteri özgürlüğü kâğıt üzerinde var ama sokakta çoğu zaman “yasaklı kalabalık.”
Kadına yönelik şiddet her gün başka bir isimle büyüyor.

Ve en ağır demokrasi kırılmalarından biri, Kayyum belediyeleri.
Sandıkta seçilen başkanlar, yargı kararı olmadan görevden alınıyor; yerlerine atanan valiler ve kaymakamlar getiriliyor.
Diyarbakır’dan Van’a, Mardin’den Hakkâri’ye…
Bu tablo, bildirgedeki “halkın kendi yöneticisini seçme hakkı” ilkesini doğrudan yaralıyor.

Çevre savunucuları Akbelen’de, İkizdere’de, Kazdağları’nda ormanı savundukları için yargılanıyor;
ağaçları kesenler değil, ağaçları koruyanlar sanık sandalyesinde.

Görünmeyen bir kitle daha var.
Mevsimlik tarım işçileri, taşeron emekçiler, mülteciler, Roman yurttaşlar, cezaevindeki hasta mahkûmlar…
Bildirgenin “onur ve haklar bakımından eşitlik” sözü onlar için hâlâ uzak bir ihtimal.

Uluslararası raporlar da tabloyu doğruluyor.
Türkiye RSF Basın Özgürlüğü Endeksinde 180 ülke arasında 158. sırada
Freedom House, Türkiye’yi “özgür olmayan ülke” kategorisinde gösteriyor.
Dünya Adalet Projesi Hukukun Üstünlüğü Endeksinde 142 ülke arasında 117. sıradayız.

1948 yılında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi bir ışık gibi yazıldı ama bugün o ışık çoğu yerde duvarlara çarpıp geri dönüyor.
Peki, insan onuru bu tabloya razı mı?
Cevap hâlâ evet olabilir.
Ama bunun için bildirgeyi duvara değil,
vicdanlara asmak gerekir.
Çünkü insan hakları, devletlerin lütfu değil, insanın insana borcudur.
#10aralık

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER