Sekiz yıl.
Bazıları için sekiz kez mevsim döner, badem ağaçları çiçek açar, yaprak döker, çocuklar büyür, insanlar yer değiştirir, hayat akıp gider.
Ama bazıları için sekiz yıl, tek bir kilidin paslanma süresidir. Bir kapının, her açılıp kapanışında özgürlüğün sesini unutturan metalin soğukluğudur.
Sekiz yıl önce bir insanı susturmaya kalktılar.
Ülkenin vicdanını, hafızasını, diyalog çağrısını duvara çarpmak istediler.
Adı Osman Kavala.
Kimseyi öldürmedi.
Kimseyi soymadı.
Kimseyi tehdit etmedi.
Silahı yoktu.
Talebi basitti… Daha adil, daha barışçıl, daha medeni bir ülke.
Ama bu ülkede bazen “basit” olan, suç sayılır.
Çünkü barış istemek, bazılarının savaş planına çelme takar.
Diyalog aramak, korkulara ayna tutar.
Sivil olmak, otoriteyi rahatsız eder.
Ve o yüzden, bir mahkeme değil; bir intikam duygusu hüküm kurdu.
Ve bir hınç kronolojisi yazıldı.
Sekiz yıl.
AYM “hak ihlali var” dedi.
AİHM “derhal serbest bırakılmalı” dedi.
Ama kapı yine açılmadı.
Çünkü bazen en ağır duvar beton değil, inat duvarıdır.
Ve bu inat, bu ülkenin adalet duygusunu, vicdan damarını, dünya karşısındaki saygınlığını da içeride tutuyor.
Kimi ülkelerde sekiz yıl bir üniversite, iki yüksek lisans ve bir doktora demektir.
Bizde sekiz yıl, hukuksuzluğun doktora tezidir.
Ders: “Nasıl demokratik çürüme üretilir?”
Sekiz yıl…
Kavala yaşlandı mı? Evet.
Ama ondan daha hızlı yaşlanan bir şey var. Türkiye’nin adalet hafızası.
Bir ülke, bir insanı haksız yere tutuklayarak büyümez.
Aksine, kendi geleceğini daraltır.
Her geçen gün, bizim içimizde küçülüyor adalet.
Sekiz yıl sonra hâlâ aynı cümle geçerli:
Osman Kavala özgür olmadıkça, bu ülkenin adaleti esirdir.
Kapılar açıldığında sadece bir insan çıkmayacak.
Bir ülkenin yüzü, dünyaya yeniden dönecek.
Ve tarihin hafızasında bir cümle kalacak.
“Bir insanı 8 yıl zindanda tuttular çünkü adil, eşit bir dünya istiyordu.”

YORUMLAR