Okan abiyi 1980’li yılların başında tanıdım.
Çankaya’da, Güneş Gazetesi’nin bürosu vardı…
Şimdiki Ahmet Piriştina Kültür Merkezi’nin, eski itfaiye binasının hemen arkasında.
Biz…
Güneş Gazetesi’nin çocuklarıydık.
Okan abi ise Esat Erçetingöz ve arkadaşlarıyla birlikte Merhabaspor dergisini çıkarıyordu.
“Merhaba…”
Belki derginin isminden,
belki Şadan Gökovalı’dan,
belki Can Yücel’den…
Bilmiyorum.
Hiç sormadım.
Ama şunu çok iyi biliyorum:
O kürsüye her çıktığında
insanları “Merhaba” diye selamlardı…
Ve konuşmasını yine
“Merhaba” diyerek bitirirdi.
Ben onun konuşmadığı,
yön vermediği bir Cemiyet kongresi, TSYD kongresi, TGS kongresi hatırlamıyorum.
Okan Yüksel sadece bir gazeteci değildi.
O…
Aynı zamanda bir akıl,
bir hafıza,
bir yol göstericiydi.
Hangi konu açılırsa açılsın
sözü vardı.
Ve söylediği söz
boşlukta kalmazdı.
İnsanı bilgiyle donatırdı.

Sonra…
Hayat ona en ağır sınavlardan birini verdi.
Kanser…
Ama o, bu hastalığı bile
bir mücadeleye dönüştürdü.
Ayakta durmakta zorlandığı günlerde bile anmalara katıldı,
özel günlerde yerini aldı.
Çünkü o, sadece yazan biri değildi…
Yaşayan, anlatan, direnen bir insandı.
1965’te başlayan basın hayatı…
Muhabirlikten genel yayın yönetmenliğine,
yazı işlerinden televizyon yapımcılığına uzanan bir yolculuk…
Kurduğu yayınlar,
yönettiği kurumlar,
üye olduğu dernekler…
İzmir’den Türkiye’ye,
Türkiye’den dünyaya uzanan bir gazetecilik ömrü…
- yıl ödülü…
78 ödül…
38 kitap…
Ama inanıyorum ki
onu anlatan en büyük şey
ne ödülleridir
ne de kitapları…
Onu anlatan en büyük şey…
O sesi.
O gür, o içten, o samimi ses:
“Merhaba…”
Bugün…
O ses artık kürsülerden yükselmiyor.
Ama biz hala duyuyoruz.
Çünkü bazı insanlar ölmez…
Ölseler de ölmezler.
Sesleri kalır.
Sözleri kalır.
İzleri kalır.
Ve biz…
Onun bıraktığı yerden sesleniyoruz:
Okan Yüksel…
Merhaba…

YORUMLAR