Maraş, bu ülkenin tarihinde kapanmış bir parantez değildir. Üzerine toprak atılıp unutulmuş bir acı da değildir. Maraş, bugün hâlâ süren bir utancın, yüzleşilmemiş bir suçun ve derinleşerek devam eden bir vicdan kaybının başlangıç noktasıdır. Orada yaşananlar, geçmişte kalmış münferit bir olay değil; bugün yaşadıklarımızın kök saldığı karanlık zemindir.
Maraş’ta öldürülen yalnızca insanlar değildi. Birlikte yaşama iradesi, adalet duygusu ve bu topraklarda insan kalabilme ihtimali de katledildi. Yobazlığın, aklını teslim almış kalabalıkların ve din kisvesi altında örgütlenen nefretin nelere yol açabileceğinin en çıplak fotoğrafıydı Maraş. Bir kadının, kapısına dayanan vahşet karşısında eşine “Beni sen öldür, bu katillere bırakma” demek zorunda kaldığı bir yerdi. Ölümün, insanın elinden daha merhametli göründüğü bir eşikti orası.
Ne yazık ki bu ülke Maraş’tan ders çıkarmadı. Ardından Çorum geldi, Sivas geldi. Aynı nefret dili, aynı hedef gösterme, aynı organize karanlık… Evler yakıldı, canlar alındı, adalet ise ya gecikti ya hiç gelmedi. Devlet, çoğu zaman ya seyirci kaldı ya da geçiştirdi. Yüzleşme yerine unutmayı, adalet yerine suskunluğu tercih etti.
Bugün hâlâ aynı döngünün içindeyiz. Adaletin sağlanmadığı, suçluların cezasını çekmediği, cinayetler karşısında devletin kör ve sağır olmayı seçtiği bir süreci yaşamaya devam ediyoruz. Cezasızlık, yalnızca geçmişin değil, bugünün de en büyük suç ortağıdır. Suçlular korunurken, adalet işletilmedikçe her yeni cinayet bir öncekinden cesaret alıyor. Hukukun geri çekildiği her yerde, şiddet kendine alan açıyor.
Bu karanlık tablo yalnızca bu ülkeyle de sınırlı değil. Bugün sınırlarımızın ötesinde, Suriye’de Alevilere yönelik katliamlar sürüyor. Mekân değişiyor, zaman değişiyor ama zihniyet değişmiyor. Dini, insan öldürmenin bahanesi hâline getiren o karanlık akıl, her fırsatta yeniden karşımıza çıkıyor.
Tüm bu katliamların ortak bir paydası var: Sessizlik. Bağırmayan, itiraz etmeyen, görmezden gelen kalabalıklar… “Bana dokunmayan” diyenler… Oysa zulüm yalnızca onu işleyenlerin ellerinde büyümez; susanların omuzlarında yükselir. Her sessizlik, bir sonraki vahşetin zeminini hazırlar. Her suskunluk, insanlıktan bir parça daha koparır.
Din, vicdandan koparıldığında ve dinciliğin körlüğüyle iktidarların elinde bir silaha dönüştürüldüğünde, en büyük zararı yine insanlar görür. Çünkü kutsal olan kana bulandıkça kirlenir. İnanç, adaletle ve vicdanla birleşmediğinde geriye yalnızca korku ve ölüm kalır.
Maraş’ı hatırlamak bir yas tutma biçimi değil, bir sorumluluktur. Çorum’u, Sivas’ı, bugün Suriye’de katledilenleri anmak, “bir daha asla” sözünü gerçek kılma yükümlülüğüdür. Aksi hâlde tarih, aynı cümleyi sadece farklı tarihlerle tekrar eder. Maraş’ta eşine “Beni sen öldür” diyen kadının feryadıyla, Suriye’de “Eğer ölürsem çocuklarım sana emanet” diyen kadının çığlığı aynıdır. Değişen yalnızca zamandır.
Unutmak kolaydır. Susmak daha da kolaydır. Ama insan kalmak, en zor olanıdır. Maraş unutulmadı. Unutulmayacak. Çünkü unutulan her katliam, yenilerine davetiye çıkarır. Ve insanlık, ancak yüzleştiği kadar var olabilir.

YORUMLAR