Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

GIRGIR’LI YILLAR

HABER/Sait TEMURKarikatür sanatçısı Köksal Çiftçi Türk basınında mizahın simge dergisi

HABER/Sait TEMUR
Karikatür sanatçısı Köksal Çiftçi Türk basınında mizahın simge dergisi GIRGIR’ı yazdı.

BERFİN BAHAR dergisinde yayınlanan “ÇİZGİ KALİTESİ ARTTIKÇA SATIŞI DÜŞEN DERGİ: GIRGIR” başlıklı yazı, GIRGIR sayesinde “gülümseyen ve düşünen” bir neslin hafızasını günümüze taşıyor.

İŞTE O YAZI:

Sanırım yıl 1974’tü. Tatbiki Güzel Sanatlar’ın birinci sınıf öğrencisiydim.
Her fırsatta karikatür çiziyor, harçlığımı çıkarırım umuduyla ders boşluklarında çizgi dosyamı koltuğumun altına sıkıştırıp Cağaloğlu’na inerek gazete ve dergilerin kapılarını tek tek çalıyordum.

Ne var ki amatör olduğumdan olacak, hemen her kapı tek tek yüzüme kapanıyordu. Fakat ben de bu geçilmesi güç duvarı aşabilmek için akıl almaz bir direnç gösteriyordum.

Gene bir gün Cağaloğlu’nda çalacak kapı ararken İzmit’ten tanıştığımız meslektaşım ve hukuk öğrencisi İsmet Efe’ye rastladım. Sorunumu açtım. O da bana “Bunlarla neden zaman kaybediyorsun? Gırgır’a git, işlerini Oğuz Aral’a göster. O, hem satın alıyor, hem de yayımlıyor. Daha da önemlisi aldığı işlerin parasını peşin ödüyor.” dedi.

Yaşıtım çizerler gibi ben de o dönem Gırgır bağımlısıydım. Fakat gariptir, nedense o güne dek Oğuz Aral’ın böyle bir uygulaması olduğunu duymamıştım.

İran Konsolosluğu’na yakın bir yerdeydik. Gırgır’ın bürosunun Günaydın Gazetesi binasının içinde olduğunu söyledi ve gidiş yolunu tarif etti.

Binayı buldum. Giriş katında Mevhibe adında güler yüzlü genç bir hanım karşıladı beni ve -umarım aklımda yanlış kalmamıştır- Oğuz Aral’ın biz amatör çizerleri Pazartesi günleri öğlenden sonra kabul ettiğini söyledi.

Söylenen günde oradaydım. Yaklaşık yirmi genç vardı içeride. Herkes gibi ben de dosyamı Mevhibe Hanım’a teslim ettim. Oradan Salim Pat’ı, Gani Müjde’yi, Şevket Yalaz’ı anımsıyorum. Sanırım üçer üçer ya da dörder dörder çağırıyordu yukarı Oğuz Aral bizleri.
Sıramız geldi, arkadaşları takip ederek Oğuz Aral’ın odasına vardık.
Karikatürün bir sanat olduğu gerçekliğini ilk orada algıladım.
Amacım dergi çizeri olmak değildi, Gırgır’a harçlığımı çıkarmak için gidiyordum yalnızca.

Hayalimde ve hedefimde hep Bedri Koraman’ınkiler gibi iri kafalı, küçük bedenli politikacı karikatürleri çizerek günlük gazetelerde siyasi karikatürlerimi yayımlatmak vardı.

Zamanı gelince Gırgır’la yollarımı ayırdım, günlük gazetelere yelken açtım.
Buna karşın baba ocağı Gırgır’la duygusal bağımı hiç koparmadım.

Zamanla Oğuz Aral Hayalini Gerçekleştirdi
Benim işlerimin arka sayfaya konduğu yıllarda yaklaşık 700 bin bandındaydı Gırgır dergisinin haftalık satışı. O yıllarda Amerikalıların Mad’ini ve Sovyetlerin Krokodil’ini takiben dünyanın üçüncü büyük mizah dergisi olduğu söylentisi dolaşıyordu ortalıkta. Doğru muydu yanlış mıydı bu söylenti, sanırım bunu asla bilemeyeceğiz, fakat bana göre Gırgır, gösterdiği performansla bu konumlanmayı fazlasıyla hak etmekteydi.
Biz yeni yetmeler, lise yıllarımızda tanışmıştık Gırgır’la.
O zamanlar Gırgır kapaklarını Oğuz Aral ve Tekin Aral kardeşler dönüşümlü çizerlerdi. İlgi alanları ağırlıklı olarak sinema ünlüleri, ses sanatçıları ve politikacılardı. Çizerken büyük çaba gösterilmiş olmasına karşın kişilerin pek benzetilemediği kimsenin gözünden kaçmazdı. Bu nedenle portrenin bir yerine ünlünün “Zevki Süren” benzeri komikleştirilmiş adları yazılırdı. Okur bu “acemilik” sayesinde “denesem ben de çizebilirim” duygusu içinde karikatürle empati kurar, çizerini mahalle arkadaşıymış gibi yakın görür, “Bakalım bizimkiler bu hafta kimlerin rezilini çıkarmış…” içtenliğiyle para verip dergiyi satın alırlardı.
Diğer çizerlerin durumu da okur gözünde aynıydı.
Onları -deyim yerindeyse- aynı evin, hatta aynı anne-babanın gurur duyulan, yaramaz ama üstün yetenekli oğulları gibi görürlerdi.
Öte yandan 80’li yılların sonuna dek hemen her karikatürcü adayı, idol olarak gördüğü Oğuz Aral’ı taklit eder, onun beğenisi yönünde espri bulur, onun gibi çizmeye çalışırdı. Ne var ki bu, dergiye tekdüzelik getiriyordu. Oğuz Aral bunu biliyordu ve sıkıntıyı zamana yayarak aşmaya çalıştı. Sabrının meyvesini de ilerleyen yıllarda bir Latif Demirci, bir Sarkis Paçacı, bir Galip Tekin ve benzeri çizerlerle toplamaya başladı.

Ama Ne Var ki Onun İçin Bu Yeterli Değildi.
Oğuz Aral’a göre Gırgır, bu performansı ve kitleselleşmişliğiyle dünyanın bir numaralı mizah dergisi olduğu söylenen Mad’in ayarındaydı ve onun gibi Mort Drucker benzeri karikatürcülere sahip olmayı hak ediyordu.
Bütçesi olduğundan böyle bir karikatürcüyü kadrosuna katabilecek şansa da sahipti.
Oğuz Aral’ın arayışa girdiği yıllarda ülkemiz yayın dünyasında bu çapta desen oluşturabilen tek bir kişi vardı, o da Hürriyet Gazetesi ve Hürriyet Yayın Grubu çizeri Bülent Düzgit’ti. Öyle becerikliydi ki Bülent Düzgit, bana göre Mort Drucker gelse eline su dökemezdi. Eğer bu çizeri ikna edip Gırgır kapağı çizdirebilirse arkası çorap söküğü gibi gelebilirdi. Onun için Oğuz Aral birkaç yıl hemen her hafta düzenli olarak Bülent Düzgit’e telefon açarak transfer teklifinde bulundu. Ne var ki Bülent Düzgit’in bu teklife gereksinimi yoktu: Maaşı yüksekti, itibarı iyiydi ve çevresinden de hak ettiği saygıyı görüyordu. Bu nedenle her seferinde Oğuz Aral’ı kibarca reddetti.
Süreç içinde eldeki Şevket Yalaz, Mort Drucker’la boy ölçüşecek düzeyde çizgisini geliştirdi. Ardından Ergün Gündüz boy gösterdi. Sonra Gürcan Özkan kadroya dahil oldu. Kısa aralıklarla devreye giren bu çizerler, Oğuz Aral’ın hayalini gerçekleştirmeye yetti.
Böylece Bülent Düzgit’in peşini bıraktı.
Yeni nesil bu karikatürcülerin estirdiği etkili rüzgar, diğer Gırgır çalışanlarının çizgi kalitesini hızlı bir şekilde arttırdı, Mad ve benzeri dergiler düzeyine yükseltti.
Kısacası Oğuz Aral azmetmiş, “Türk malı” bir “Mad Magazine” yaratmayı başarmıştı.

Çizgide Kalite Arttı, Satışlarda Düşme Başladı.
Ne var ki, acemi görünen çizgilerle haftada yaklaşık 700 bin satan, 800 bini zorlayan Gırgır gibi dünya harikası bir dergi, birkaç yıl içinde yukarıda adı geçen ve sonradan katılan benzeri usta çizerlerin neredeyse kusursuz denebilecek işlerini içermesine karşın haftada yaklaşık 400 bin satışla hayata tutunmaya çalışır hale gelmişti.
Dergi fiyatında da ciddiye alınır bir artış olmamasına karşın -ki dönemin Gırgır okuru bunu dert etmezdi- bu tiraj düşüşünün nedenini birkaç iyi niyetli karikatür yazarı dışında hemen hiçbir aydın merak etmedi ve masaya yatırmadı.
(Baştan söyleyeyim: Teknolojinin gelişmesini ve okur profilinin değişmesini gerekçe göstererek topu taca atmaktan mutlu olan dostlarımla -kusura bakmasınlar lütfen- polemiğe girmeyi düşünmüyorum.)
Gırgır’daki okur kaybının kuşkusuz pek çok nedeni vardır. Fakat bana göre başat neden, yükselen kaliteye gelen yabancılaşmadır.
Bu yazı yalnızca bu nedene odaklanmaktadır.
Oğuz Aral her ne kadar doğulu Türk kimliğini korumuş olsa da sonuçta Amerikan halkının beğenisini ve zevkini taşımıştı ülkesine. Mort Drucker’ın karikatürleri Amerikan halkının beklentilerini tam olarak karşılayan birer çizgi roman karesi özelliğindeki şaheserlerdi. Gel gör ki Türk okuru bu tarza oldukça yabancıydı. Bu nedenle Gırgır’la okur arasında bir tür doku uyuşmazlığı yaşandı. Ustaca sunulmuş olmasına karşın halk, bu tarz çizgiyi ve bu tarz çizgilerle yapılan mizahı yadırgadığı için içselleştiremedi ve süreç ilerledikçe de Gırgır’ı okumayı bıraktı.
Satışların düşmesinin en temel gerekçesi bence buydu.
Diğer gerekçeler ise bu gerekçenin tetiklemesiyle ardı ardına geldi.

Gırgır Dergisi Doğru Argümanlarla Kuruldu
Aslında Oğuz Aral mizah dergiciliğine ABD öykünmeli ama ABD kültürünün 1900’ün ilk yıllarında devreye giren “Yellow Kid”, yani “Sarı Çocuk” dönemine öykünmeli başlamıştı. Bu, emekçi halktan yana tavır koyan doğru bir başlangıçtı. Ne var ki Gırgır’daki beklenmedik büyüme onu aldı ABD’nin 1940’lı yıllarının antifaşist, sonraki yıllarının da antikomünist felsefeye sahip süper kahramanlı çizgi romanlar dönemine sürükledi.
Yellow Kid, yani Sarı Çocuk tiplemesi garibandan, yoksuldan, ezilenden yana dişe diş savaş veren ABD’nin gelmiş geçmiş en yüz akı çizgi tiplemesiydi.
Bir karikatürcü-yayıncı olarak Oğuz Aral’ı, kitle mizahı yapan Gırgır’ı ve buna bağlı gelişen sonraki Türk mizah dergiciliğinin serüvenini doğru algılayabilmek için bu tiplemenin doğuş öyküsünün iyi bilmesi gerekmektedir. Dilim döndüğünce özetleyeyim:
Macar asıllı bir Yahudi olan Joseph Pulitzer, ABD’ye geldiğinde beş parasızdı ve İngilizce bilmemekteydi. Yaşama tutunabilmek için çeşitli basit işlere girdi çıktı. Buna karşın yükseldi. Hatta bir ara senatör bile seçildi. Aklında hep gazetecilik vardı. Varını yoğunu toplayıp 1884’te New York’a taşındı ve burada sürekli zarar etmekte olan New York World gazetesini satın aldı. Amacı, -o güne dek kimsenin denemeyi akıl etmediği- kitle gazeteciliği yapmaktı. Gazetesinde yoksulların, göçmenlerin ve garibanların sorunlarını büyük puntolarla manşetten vermeye başladı. Bir anda gazete 20 binli satıştan 100 binli satışa fırladı. Kağıt gramaj fiyatları düştüğü için piyasadaki en ucuz gazete onunkisiydi. Fakat hedefi bu satış rakamı da değildi. Amacına ulaşabilmek için o sırada Thomas Edison’un teknik ressamlığını yapmakta olan Richard Felton Outcault adlı karikatürcüyü işe aldı. Bu karikatürcü New York World’e, daha önce tasarlayıp farklı gazetelerde yayımlatmış olduğu Hogan adlı çocuk tiplemesini çizmeye başladı. Kel kafalı, dişlek ve kırık İngilizce ile konuşan bu çocuk yoksulların ve göçmenlerin yaşadığı gettolarda ablasının gecelik beyaz entarisiyle dolaşmakta, onların dertlerini komik bir ifadeyle gündeme taşımaktaydı. Öyle sevildi ki bu kenar mahalle çocuğu, bir yıl gibi kısa sürede Pulitzer’in gazetesinin 100 bin olan günlük satışını milyonluk satışa yükseltti.

Daha sonra Pulitzer, entarisini sarıya boyayınca, kültür gazeteciliği yanlısı rakipleri, Hogan olan çocuğun adını “Yellow Kid”e, yani “Sarı Çocuk”a dönüştürdüler.

Baba Sedat Simavi Hürriyet’le, oğul Haldun Simavi de Günaydın’la ülkemizin kitle gazeteciliğinin öncüsü olmuşlar, fakat Pulitzer’in yüksek başarısını yakalayamamışlardı.

Eksikleri Outcault gibi bir kitle karikatür çizeriydi. Ne var ki karikatürcü ama alaylı yayıncı olan baba Sedat Simavi böyle bir çizerle karşılaşamamıştı.

ABD’de gazetecilik eğitimi görmüş olan oğul Haldun Simavi Günaydın gazetesini kurdu, kitle karikatürcüsü Oğuz Aral’la anlaştı ve zincirin eksik halkasını tamamlamış oldu.

Gırgır’ın Serüveni 1972’de Gün Gazetesiyle Başladı.

Günlük Gün sayfalarını dergiye çevirirken Oğuz Aral, sarı rengi tercih etti.

Çünkü sarı renk Pulitzer’in kullandığı kitle gazetesi rengiydi. Emekçi okurlar da bu rengi çok sevmişti. Öte yandan karikatür çocuk tiplemesi Yellow Kid de satış rekorlarını bu renk sayesinde kırmıştı. Kısacası Amerika’yı yeniden keşfetmenin anlamı yoktu.

İşte bu yayıncılık anlayışıyla kitle mizahı tarzı ülkemize taşınmış oldu.
Oğuz Aral Outcault’un tam kopyası olmamak için çok uğraştı.

“Mahallenin Hüsnüsü”, “Hayk Mammer”, “Avanak Avni” bu çabanın ürünüydü. Ne var ki sevilmelerine karşın hiçbiri Hogan, yani Yellow Kid gibi uzun soluklu olmadı. Ne zaman ki Oğuz Aral Unicef’in önerisini kabul ederek Avanak Avni’yi yaşını küçültüp “Yellow Kid”in yaşına indirdi, “Avni” yaptı, o zaman taşlar yerine oturdu.
Avni, Yellow Kid’in Türkiyeli ikiz kardeşiydi artık.

Pulitzer Amerika’da kitle gazeteciliği sayesinde zirveyi nasıl yakaladıysa, aynı yolu izleyen Oğuz Aral da -Aziz Nesin’in, Ferit Öngören’in ve Süavi Süalp’in katkılarıyla- Türkiye’de kitle mizahı alanında zirveyi öyle yakaladı.

Amatör Ruhlu Çizerler Gitti, Eğitimli Çizerler Geldi

Oğuz Aral işe ilk, yaşıtı karikatürcülerle başlamak niyetindeydi. Usta çizer olmalarına karşın hemen hiçbiri yapılan teklife olumlu yanıt vermedi. O da kendi çizer kadrosunu sıfırdan yaratma yoluna gitti. Gençlerden beklediğinin üzerinde ilgi gördü. Kendisine ulaşan bu insanları hem gereksinimi doğrultusunda eğitiyor, hem de derginin üretim yükünü hafifletiyordu. Kısa sürede lise düzeyindeki öğrenci ağırlıklı gençlerin içinden yetenekli olanlar derginin asıl çizeri konumuna yükselerek açığı kapattılar.

Bu, gelişen en doğal ve en sağlıklı süreçti.
Böylece Oğuz Aral ve Tekin Aral yönetimindeki gençler Gırgır’ın kanatları oldular.

İlban Ertem, Nuri Kurtcebe, Engin Ergönültaş yıldız çizerlerdi artık. Bunlara eskilerden Altan Erbulak, Mehmet Polat ve Mim Uykusuz da katılmıştı.

1980’lerin son çeyreğinde liseli gençlerin bir kısmı üniversiteli oldu. Yetenekli olanlar Oğuz Aral’ın da yönlendirmesiyle Güzel Sanatlar eğitimi almaya başladılar. Hem okuyorlar, hem de Gırgır’da profesyonel çizerlik yapıyorlardı. Böylece dergiye estetik duyarlılığı yüksek, entelektüel bilgilere sahip okullu çizerler yavaş yavaş egemen olmaya başladı. Sokağın sözcülerinin, yani amatör ruhlu genç karikatürcülerin yıldızı da buna paralel sönüşe geçti.

1990’lara gelindiğinde bu ve benzeri nedenlerle Gırgır dergisi köklü bir makas değişikliği yaşadı ve gidiş yönünden bir hayli saptı.

Akbaba ve Gırgır dışında yayın görmemiş Anadolu çocuklarının tersine bu yeni nesil çizerler Amerika ve Avrupa dergileri ve onların çizgi tekniklerini günü gününe takip etmekte ve onlara öykünmekteydiler. Onlar kadar ustaca çizme becerilerine de sahiptiler.

Üstelik bu çizerler, Oğuz Aral’ın yolunu gözlediği çizerlerdi.

Türk Halkının Sorunlarını “Amerikalı” Çizerlere Emanet

Şunun unutulmaması gerekir: Oğuz Aral yaşamı boyunca emekçi halktan yana tavrından -hangi gerekçe zorlarsa zorlasın- zerre kadar ödün vermemiştir. Kim bilir, bilmiyoruz, bu yönelmeyle belki de o “Amerikan insanı kadar benim insanım da Mort Drucker ve ayarında çizer hak ediyor. Bu tarz çizgilerle de emekçi halkımın derdini anlatabilirim!” diye düşünmüş olabilir.

Eğer bu savımız doğruysa, Oğuz Aral yanılgıya düşmüş demektir.
Çünkü bu gelişme sonrası Türk emekçilerinin, yoksullarının ve garibanlarının dertlerini Gırgır’da -deyim yerindeyse- Amerikan Mad Magazine çizerleri dile getirmeye başlamıştı.

Türk halkı, “Ben de çizebilirim” dediği çizgilerin yerini, ulaşamayacağı yetkinlikte çizgiler alınca araya mesafe koydu. Çizenle, çizilenle kurduğu empati çöktü. Giderek sayfaların çizgi romanlarla dolması ve içeriklerinin eski Gırgır’ın halkın sorunlarını anlatan döneminden farklı olup marjinalleşmesinin de bunda payı vardı elbet.

Gırgır’daki yeni nesil bu çizerler Amerika’nın ve Batı’nın uluslararası üne sahip Enki Bilal ve benzeri üstün yetenekli çizerlerinden haberdar ve onların hayranıydılar. Onlara denk çizebilmekteydiler ve onlar gibi ün ve para kazanma hevesindeydiler.

Oğuz Aral’ın halktan yana tarzı -ki bu ilke kitle mizahının omurgasını teşkil eder- onlar için hem lokal, hem de eski kalmaktaydı.

Kaldı ki Harakiri, Charlie Hebdo, erişkin yayını yapan Playboy gibi marjinal yayınların mizahı da onları bir hayli kışkırtmaktaydı.
Oğuz Aral’ın okur olsun çizer olsun hemen herkese sevdirdiği kitle mizahı ilkesi onca direnmesine karşın sözü edilen kışkırtıcı eğilimin küçük örnekleriyle ihlal edilmeye başlandı.

Otoritesi tartışılan bir liderdi şimdi o.
Çok geçmeden beklenen oldu, başlarda baba olarak kabul edilen Oğuz Aral, 700 bin satışlı Gırgır’ın yetenekli çizerlerin gözünde bir zorbaya ve bir dinozora dönüştü.
Ayrılma vaktiydi artık!

Çok geçmeden Gırgır geleneğini terk etmemiş ama beyninin arka yerinde kitle mizahından uzaklaşma özlemi olan çizerlerin çıkardığı Mikrop, Limon ve Hıbır vb. adlı kısa ömürlü dergiler doğdu. Duyduklarımız doğruysa eğer -ki inancımız, söylentinin doğru olduğu yönündedir- yöneticilerinin ve çizerlerinin pek çoğu artık evinden dergisine, dergisinden evine vapura, otobüsle, minibüse binerek gidip gelmeyi terk edip karikatürlerini sabahladıkları bar tezgahındaki akıl yürütmeyle buldukları halktan kopuk esprilerle çizmekteydiler.

Bu şartlarda hazırlanan mizah dergilerinin bir kısmı battı, bir kısmı da ad ve patron değiştirerek başını su üstünde tutmaya çalıştı.

Şu an basılmakta olan mizah dergileri ise bitkisel hayat yaşamaktadır.
Türkiye’nin Marko Paşa’dan sonraki en önemli kitle mizahı yayını olan Gırgır efsanesi, hoş bir anı olarak hafızalarda kalmış olsa da maalesef çoktan tarihe karışmıştır.

KAYNAK: BERFİN BAHAR